Taner Kılıç v. Türkiye davası – Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

OHAL döneminde başlatılan davalara ilişkin kritik tespitler

TANER KILIÇ v. TURKEY (No. 2) (No. 208/18)


Screenshot 2022-06-05 at 20.42.20
ByLock kullanım iddiası dışındaki suçlamalar

102. … 9 Aralık 2019 tarihli tutuklama kararında yargıç, şu delilleri referans göstermiştir: Başvurucuya ait telefona şifreli mesajlaşma uygulaması ByLock’un indirildiğine ve bu uygulamanın kendisi tarafından kullanıldığına dair rapor; Zaman gazetesi gibi belirli yayınlara abonelikleri, başvuranın kız kardeşinin gazete editörüyle evli olması; çocuklarının FETÖ/PDY tarafından işletilen ve kanun hükmünde kararnamelerle kapatılan okullara devam etmesi; FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu iddia edilen Bank Asya’da açılan hesaplar…

104. Mevcut davada, yukarıda anılan Akgün davasından farklı olarak, söz konusu iletişim sisteminin kullanıldığı iddiası, başvurana yönelik şüphenin tek dayanağı değildir. Bununla birlikte, aşağıda belirtilen nedenlerle, Mahkeme, ilgili zaman diliminde yasal olan bir yayına abonelik; böyle bir yayının idarecisinin kız kardeşi ile evlilik ilişkisi ve çocuklarının söz konusu zamanda yasal olarak işletilen ancak daha sonra kanun hükmünde kararname ile kapatılan okullara devam etmesi gibi unsurların, başvuranın yasadışı bir örgüte mensup olduğunu gösteren bir delil bütünü olarak kabul edilemeyeceği kanaatindedir. Kabul edilmelidir ki, başvuranın mortgage kredisi başka bankada iken Bank Asya’da katilim hesabına sahip olmasının ekonomik gerekçeler doğrultusunda hareket etmediği anlamına geldiğine dair bilirkişi raporunun bulguları, ilk bakışta, başvuranın, bu hesabın, çocuklarının okul ücretlerinin ödenmesi için açıldığı ve bu hesabın kullanımında herhangi bir anormallik bulunmadığı yönündeki ifadeleriyle çelişecek nitelikte değildir. Mahkeme özellikle, başvuranın söz konusu bankadaki hesabı aracılığıyla – o tarihte aynı zamanda yasal bir bankaydı – yasadışı bir örgütün suç faaliyetlerini finanse etmeye yardımcı olduğuna dair en ufak bir kanıt bulunmadığını gözlemlemektedir.

ByLock kullanım iddiası

105. AİHM, özellikle, ByLock kullanım iddiası dışında, başvuranın suçlandığı diğer eylemlerin, başvuranın söz konusu suçu işlediğine dair makul bir şüpheye yol açmayan tamamen dolaylı unsurlar olduğu kanaatindedir. Gerçekten de bunlar, iddia olunan suç şüphesini hâkli çıkaracak başka bir unsurun yokluğunda yasallık karinesinden yararlanan (yasallık karinesi koruması altında olan) fiillerdir. Bu nedenle, bir tutukluya karşı (tutuklama kararı için) kullanılan fiiller veya davranışlar, islendikleri anda suç teşkil etmiyorsa, makul şüphe teşkil edemez. Dosya içeriklerine inceledikten sonra, Mahkeme tutuklama kararının makuliyetini belirlemedeki anahtar unsurun Bylock kullanımı iddiası olduğu sonucuna varmıştır.

106. ByLock mesajlaşmasının iddia edilen kullanımına ilişkin olarak, Mahkeme, ilke olarak yalnızca şifreli bir iletişim programı indirme veya kullanma bulgusunun kendi başına, tarafsız bir gözlemciyi yasadışı veya suç teşkil eden bir faaliyetin söz konusu olduğuna ikna edebilecek bir unsur teşkil edemeyeceği sonucuna vardığı Akgün davasına işaret eder. ……

107. Ancak mevcut davada, başvuranın tutukluluk halinin devamını emreden ve tutukluluğunun uzatılmasına ilişkin kararlar, söz konusu iletişim sisteminin kullanımına ilişkin, örneğin değiş tokuş edilen mesajların içeriği veya bağlamı gibi hiçbir bilgi içermemektedir. Sonuç olarak Mahkeme, yukarıda anılan Akgün davasında vardığı sonuçtan ayrılmak için bir neden görmemektedir.

108. Ayrıca Mahkeme, dosyanın, başvuranın FETÖ/PDY örgütüne üye olma suçunu işlediği şüphesinde belirleyici unsurun Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlenen (ve Bylock programına) ilk bağlantının tarihini belirten “analiz sonucu” başlıklı özet belge olduğunu kaydeder. Ancak, bu rapor her şeyden önce yetkililerin hangi verilere dayanarak böyle bir sonuca vardığına dair kesin bir anlatım içermeyen ham bir rapordur. Bu nedenle belge, dayandığı temel verileri içermemekte ve bu verilerin nasıl oluşturulduğuna dair herhangi bir bilgi sağlamamaktadır. Ayrıca, müteakip birçok bilirkişi raporunun ilgili kişinin söz konusu e-posta sistemini hiçbir zaman indirmediğini veya kullanmadığını belirtmesine rağmen (bkz. yukarıdaki 15, 21, 22, 36 ve 42. paragraflar), ulusal mahkemeler bu gelişmeyi dikkate almamıştır.

 

In the case of Hamdi Akin Ipek v. Turkey, European Court of Human Rights delivered a staggering judgment that was among other things controversial with regard to principle of “Justice should not only be done but should manifestly and undoubtedly be seen to be done” (Lord Chief Justice Hewart, The King V. Sussex Justices; ECHR, Poppe v. The Netherlands, App. no. 32271/04), this is not the only problematic issue with the said judgment though.

Background of the case: The applicant Hamdi Akın İpek is a Turkish businessman, is one of the shareholders of Koza-Ipek group consisting of 18 companies including two tv channels, two newspapers and one radio channel. Over the groups broadcasting policy about “Gezi Park Protests (2013)” and particularly about 17-25 December 2013 corruption probe, and also for providing the opposition figures with a platform to express their opinions, the group was taken over by the Government over an Ankara Peace Criminal Judgeship’s order that was appointing trustees to all 18 group companies.

As soon as the group companies taken over by the trustees, editors of all five media outlets, as well as more than 100 journalists were fired, and then activities of those media outlets ceased.

The said order based on an expert witness report alleging that there was reasonable suspicion of ongoing financial crimes within the group companies. The expert witness report was prepared by three people who were not in the official list of sworn expert witnesses, and handpicked by an Ankara prosecutor in charge of the investigation.

The president of the commission of experts was Ş.E.Ç was very controversial figure. And, among other issues he had been condemned to a custodial sentence for the offences of fraud and forgery however evaded from the sentence through the statute of limitations. Because while his appeal was waiting to be considered the statute of limitations expired.

Relevant Turkish law: According to Code of Criminal Procedures (‘CPC’), the experts shall be chosen from the list that is annually adopted and published the provincial judicial commissions. An expert, whose name is not listed, may be appointed only if the motive of this appointment is explained in the decision of the appointment (Art. 64).

According to arts. 24 and 69 of the same law, parties can ask the exclusion of a certain expert on the grounds that raise doubt concerning his impartiality.

According to Art. 223 § 9 of the CPC the decision to drop the case due to statute of limitation shall not be rendered where a decision of acquittal may be rendered promptly at that stage of the proceedings. And according to well-established case law of the Court of Cassation, the defendant can appeal the decision to drop the case due to statute of limitation if s/he believes the decision of acquittal is required.

Complaint: The applicant among other things complained that his Art. 6 of the Convention rights  (right to a fair trial) had been violated, because he was subjected to the said take-over sanction over an expert witness report which was prepared by some-one who was once convicted for of fraud and forgery, and not fully exonerated. The applicant said, the domestic courts did not accept his appeals related to this issue.

The ECHR’s decision: The ECHR which constantly said “even appearances are of importance”, and “justice must not just be done but must be seen to be done”, did not see any problem of expert witness S.E.Ç’s past whose report played main role on taking over the applicant’s companies.

The Court said “As regards expert Ş.Ç., the magistrate examined the complaints against him and indicated that he had not been convicted of the acts complained of. Whatever the applicant may say, the fact that the Court of Cassation had found that the limitation period had expired without ruling on the merits could not constitute recognition of the factual nature of the acts complained of. Moreover, questioning the good character of an expert in the absence of a conviction could raise questions with regard to the presumption of innocence.”

Question: Who does want in his case an expert witness who was once sentenced for fraud and forgery and evaded from being a convicted felon due to statute of limitation?

 In the sworn expert witness list of Ankara Provincial Judicial Commission, there are more than 1000 accountancy, tax and financial regulations experts. Having disregard of all  those experts, and picking someone with a quite controversial  past naturally calls the fairness of the proceedings into question.

In lieu of conclusion: Justice Lord Hodge saidAn expert witness enjoys both privilege and also power. The expert’s specialist knowledge entitles him or her to give such opinion evidence which a lay witness may not. That is a privilege. The expert also has power. … With the power which an expert has to influence the decision of a fact-finding tribunal, whether judge or jury, goes responsibility. As some controversial cases have shown, the abuse by an expert of the power which he or she is given can cause serious harm and injustice.”

ECHR’s evaluation that the expert in question is innocent is might be accurate, but this evaluation does not  discount the applicant’s overall complaint and questioning of the expert’s character. The expert’s past, when coupled with his nonexistence in the official sworn expert witnesses list, makes “appearance of the proceeding” not reassuring but shady. Therefore, whatever Strasbourg Court ruled, it fails to assure that justice manifestly and undoubtedly was done.

Avukat Ali Yıldız ve (Avustralya) Charles Sturt Üniversitesi Hukuk ve Adalet Merkezi doktora öğrencisi Leighann Spencer tarafından hazırlanan ‘Türkiye’de Mülkiyet Hakkının Erozyonu’ başlıklı rapor Platform Peace and Justice tarafından yayınlandı.

Yildiz, Ali and Spencer, Leighann, The Erosion of Property Rights in Turkey (April 27, 2020). SSRN: https://ssrn.com/abstract=3586084 or http://dx.doi.org/10.2139/ssrn.3586084

Rapor ayrıca SSRN aracılığıyla Stanford Law School (Law & Economics Research Paper Series), Indiana University Maurer School of Law (Private Law – Property eJournal) ve University of Amsterdam (Centre for the Study of European Contract Law) elektronik dergilerinde paylaşıldı.

Rapora göre, hukuka aykırı olarak müsadere edilen ya a el konulan mülkiyet haklarının değeri en az 32 milyar Dolar.

Rapordan başlıklar şöyle:

DERNEKLER: OHAL KHK’ları ile 1,419 dernek temelli olarak kapatılmış ve malvarlıkları hazineye devir edilmiştir. TBMM’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi raporuna göre bu derneklerden 1,326 tanesinin 69,926 üyesi, 81 otomobili ve 178 taşınmazı bulunmakta idi.  Hazineye devir edilen bu varlıkların değerine dair bir rapor ve bilgiye ulaşılamamıştır.

VAKIFLAR: OHAL KHK’ları ile 145 vakıf temelli olarak kapatılmış ve malvarlıkları Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne (VGM) devir edilmiştir. TBMM’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi raporuna göre bu vakıflara ait 2,214 taşınmaz VGM’ne devir edilmiştir. Ayni rapora göre, bu vakıflardan 123 tanesi 1,531 taşınmaz olmaz üzere 2,3 Milyar TL’lik (826 milyon USD, 23/07/2016 tarihi itibariyle) varlığa sahipti.

NAKIT VARLIKLAR: Dönemin Maliye Bakanı, Naci Ağbal’ın 2016 yılı Mayıs ayında yaptığı açıklamaya göre OHAL KHK’ları kapatılan tüzel kişilerin elinde bulunan 472 milyon TL (USD163.5 milyon, 23/07/2016 tarihi itibariyle) tutarındaki nakit para ve kambiyo senetleri Hazine’ye devir edilmiştir.

TBMM’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi raporuna göre 213,696 taşınmazın tapu kayıtlarına Idare ve Yargı makamlarının talebi ile tedbir konulmuştur.

ÖZEL OKULLAR: OHAL KHK’ları ile (400,000 öğrenci kapasiteli) 138,000 öğrencinin eğitim görmekte olduğu 1,060 okul temelli olarak kapatılmış ve malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Kamu İhale Kurumu ilanlarına göre 24 derslikli bir okulun yapımı ortalama 7.5 milyon TL’ye ihale edilmektedir.  Bu veriden hareketle, kapatılan okulların değeri 7.95 Milyar TL (2.76 milyar USD, 23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak tahmin edilebilecektir.

ÖGRENCI YURTLARI: TBMM’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi raporuna göre OHAL KHK’ları ile 86,397 öğrenci kapasiteli 841 yurt kapatılmış ve malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Kamu İhale Kurumu ilanlarına göre 1,000 öğrenci kapasiteli bir yurdun yapımı asgari 27 milyon TL’ye ihale edilmektedir.  Bu veriden hareketle, kapatılan yurtların değeri 2.3 Milyar TL (806 milyon USD, 23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak tahmin edilebilecektir.

MEDYA KURULUSLARI: OHAL KHK’ları 34 televizyon, 38 radyo, 73 gazete ve dergi, and 6 haber ajansı olmak üzere 151 medya kurulusu kapatılmış ve malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Kapatılan medya kuruluşlarından iki televizyon, 2 gazete, 1 radyodan oluşan Ipek Medya Grubu’nun değeri Aralık 2015 itibariyle 250 milyon USD olarak hesaplanmıştır. 3 gazete, 1 haber sitesi, 2 tv kanalı ve 1 haber ajansından oluşan Doğan Medya’nın 2018 Mart ayında   1.1 milyar USD’ye satıldığı göz önüne alındığında kapatılmış olan 151 medya kurulusunun değerinin 1 milyar USD’den az olamayacağı değerlendirilmektedir.

HASTANE VE SAGLIK KURULUSLARI: 667 ve 689 sayılı KHK’lar ile 47 hastane, sağlık merkezi, poliklinik kapatılmış ve malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Bu sağlık kurumlarından dokuz tanesinin yatak kapasitesi 2,052’dir. Is ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2016 yılı açıklamasına göre bu kurumlardan 21 tanesinin yıllık cirosu 400 milyon TL’dir. Kapatılan 47 sağlık kurumunun değeri 1.29 milyar dolar olarak değerlendirilmiştir.

ÖZEL SIRKETLER: Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın TBMM’ye gönderdiği bilgi notuna göre TMSF’ye devir edilen 998 şirketin yanı sıra 1,075 şirket tamamen kapatılarak ticaret sicilinden terkin edilmiş ve malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir

TMSF’ye devir edilen şirketlerin değeri 58.94 milyar TL (20.4 milyar USD, 23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak açıklanırken kapatılıp malvarlıkları Hazine’ye devir edilen  1,075 şirketin değerine dair bir rapor ve bilgi bulunmamaktadır.

MÜSADERE EDILEN BINALAR: Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devir edilen 2,214 taşınmazın yansıra (Maliye Bakanı, Naci Ağbal’ın açıklamasına göre) 4,351 taşınmaz da Hazine’ye devir edilmiş olup bunlardan 3,361 tanesi binadır. Bu binalar, ayni açıklamaya göre, 7.2 milyon m2 kapalı alana sahiptir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın asgari maliyet sirküleri (IV. A, B, C, 915 TL /m2) dikkate alındığında bu binaların inşaat maliyeti 6.73 milyar TL (2.23 milyar USD, 23/07/2016 tarihi itibariyle) olarak tahmin edilebilecektir.

ÜNIVERSITELER: OHAL KHK’ları 15 üniversite ve onlara ait 7 hastane kapatılmış ve malvarlıkları Hazine’ye devir edilmiştir. Kapatılma günü itibariyle, 64,533 öğrencisi olan ve 2,808 akademisyenin çalıştığı üniversitelerin değeri hakkında bir rapor bulunmamaktadır.  Bu üniversitelerden sekizinin değerinin 23/07/2016 tarihi itibariyle asgari 1.5 milyar USD olduğu değerlendirilmiştir.

SONUÇ

Rapor, adil yargılama prensiplerine uygun bir yargılama olmaksızın ve tazminat ödenmeksizin gerçekleştirilen bu el koyma işlemlerinin niteliği itibariyle müsadere olduğu ve bu işlemlerin;

Uluslararası Teamül Hukuku, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (md. 17) BM Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Sözleme (md.4), AIHS (md. 15), AIHS  Ek.1  Protokol,

Anayasa, (md. 13-35-38-46-47), Türk Ceza Kanunu (md. 54), OHAL Kanunu ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına aykırı olduğunu açıklamaktadır.

Yildiz, Ali and Spencer, Leighann, The Erosion of Property Rights in Turkey (April 27, 2020). Available at SSRN: https://ssrn.com/abstract=3586084 or http://dx.doi.org/10.2139/ssrn.3586084

Ali Yildiz wrote for Red Notice Monitor

Turkey’s 800 Political Interpol Red Notices for alleged Gülenists, a breach of human rights?

CEROVŠEK ve BOŽIČNIK v. SLOVENIA (68939/12 and 68949/12), 7 Mart 2017

(Kararların gerekçelerinin, yani mahkumiyet ve ceza kararlarının, kararı veren hakim tarafından değil, duruşmaya katılmamış olan başka hakimler tarafından yazılmış olmasının adil yargılanma hakkını ihlal edip etmediğini  belirlemesi istenmektedir.)

  1. Mahkeme (AIHM), Sözleşme’nin 6. maddesinin amaçları doğrultusunda yargılamaların adilliğine ilişkin hususları belirlerken, temyiz mahkemelerinin kararları da dahil olmak üzere yargılamaları bir bütün olarak ele alması gerektiğini yineler. Ayrıca, Mahkeme’nin görevi, olaylara ilişkin kendi değerlendirmesini yerel mahkemelerin değerlendirmesinin yerine koymak değildir ve genel bir kural olarak, önlerindeki delilleri değerlendirmek bu mahkemelerin görevidir. Mahkeme’nin görevi, yargılamaların bir bütün olarak adil olup olmadığını tespit etmektir (bkz. Edwards/Birleşik Krallık, 16 Aralık 1992 tarihli karar, Seri A no. 247-B, § 34; Mishgjoni/Arnavutluk, no. 18381/05, § 49, 7 Aralık 2010; ve Saranchov/Ukrayna, no. 2308/06, § 45, 9 Haziran 2016).
  2. Mevcut davada Mahkeme’den, kararların gerekçelerinin, yani mahkumiyet ve ceza kararlarının, kararı veren hakim tarafından değil, duruşmaya katılmamış olan başka hakimler tarafından yazılmış olmasının, başvuranların adil yargılanma hakkını ihlal edip etmediğini belirlemesi istenmektedir.
  3. Mahkeme, mevcut davanın tek hakim olarak görev yapan profesyonel bir hakim önündeki bir yargılamayla ilgili olduğunu (bkz. yukarıdaki 6. paragraf) ve ikinci olarak, başvuranların durumunun Slovenya Ceza Muhakemesi Kanunu’nda öngörülen usulden farklı olduğunu belirterek başlar. Gerçekten de, söz konusu Kanun uyarınca, yargılamayı yürüten ve delillerle doğrudan ilgilenen hâkimin, kararı vermesi ve taraflarca talep edilmesi halinde, kararın ilgili olgusal ve hukuki yönlerine ilişkin yazılı gerekçeler sunması gerekmektedir (bkz. yukarıdaki 22 ila 24. paragraflar). Hükümet tarafından istisnai nitelikte olduğu belirtilen mevcut davadaki durum (bkz. yukarıdaki 35. paragraf), yargılama sırasında ortaya konan tüm delilleri inceleyen hakimin kararını açıkladıktan sonra yazılı gerekçe sunmadan emekli olması nedeniyle ortaya çıkmıştır.
  4. Mahkeme, (ulusal) Yüksek Mahkeme’nin görüşünün bir tekrarı olan Hükümet’in, yargılamayı yürüten hakimin yazılı gerekçe sunmamasının yargılamanın adilliği üzerinde bir etkisi olamayacağı, çünkü bu tür gerekçelerin asıl amacının kararın temyiz yoluyla gözden geçirilmesine olanak sağlamak olduğu yönündeki görüşünü dikkate almaktadır (bkz. yukarıdaki 19. ve 34. paragraflar). Ancak, bu iddiaya katılmamaktadır. Mahkeme, karar gerekçelerinin, sanığın temyiz hakkını faydalı bir şekilde kullanmasını (bkz. Hadjianastassiou / Yunanistan, no. 12945/87, 16 Aralık 1992, § 33, Seri A no. 252), yani bu hakkın tam ve uygun bir şekilde kullanılmasını mümkün kılması bakımından gerçekten önemli olmasına rağmen, daha genel anlamda adaletin düzgün bir şekilde uygulanmasını sağlaması ve keyfiliği önlemesi bakımından da önemli olduğunu yinelemektedir (bkz. mutatis mutandis, Lhermitte / Belçika [BD], no. 34238/09, § 67, 29 Kasım 2016). Mahkeme özellikle, bir hâkimin kararını objektif gerekçelere dayandırması gerektiğinin farkında olmasının keyfiliğe karşı güvencelerden birini sağladığını belirtmektedir. Gerekçe gösterme yükümlülüğü aynı zamanda kamunun ve sanığın verilen karara güven duymasına da katkıda bulunur (bkz. mutatis mutandis, Taxquet/Belçika [BD], no. 926/05, § 91, AİHM 2010, ve Lhermitte, yukarıda anılan, § 67) ve hâkimin olası önyargısının fark edilmesini (bkz. örneğin, Kyprianou/Kıbrıs [BD], no. 73797/01, §§ 119 ve 130-133, AİHM 2005-XIII) ve örneğin başka bir hâkim veya hâkimler önünde yeniden duruşma yapılarak giderilmesini sağlar.
  5. Mevcut davada, yargılamayı yürüten hakim A.K., başvuranların suçluluğu ve cezaları konusunda kendisini karara varmaya ikna eden nedenleri belirtmediğinden, gerekçe gösterme zorunluluğunun yukarıda belirtilen amacına ulaşılamamıştır. Ayrıca, duruşma kayıtlarında, sözlü olarak herhangi bir gerekçe sunduğuna dair bir işaret de bulunmamaktadır (bkz. yukarıdaki 11. paragraf). Hâkimler D.K.M. ve M.B. tarafından verilen yazılı gerekçeler (bkz. yukarıdaki 14. ve 15. paragraflar), yaklaşık üç yıl sonra sonradan bir araya getirilmiş ve Mahkeme önündeki delillerden anlaşıldığı üzere, Hâkim A.K.’nin hiçbir katkısı olmadan, bu eksikliği telafi edememiştir.
  6. Buna ek olarak Mahkeme, iki yargıcın delil toplama sürecine dahil olmamasını da dikkate almaktadır. Yargıçlar D.K.M ve M.B.’nin duruşmalara hiçbir şekilde katılmadıklarını ve gerekçelerini yalnızca yazılı dava dosyalarına dayanarak hazırladıklarını gözlemlemektedir. Buna karşın, Yargıç A.K.’nin kararı sadece belgelere dayanmamaktadır. Yargıç A.K. özellikle, duruşma sırasında başvuranları dinlemiş, bir dizi tanığı incelemiş ve güvenilirlikleri konusunda bir kanaat oluşturmuş olmalıdır. Ayrıca, başvuranların doğrudan dinlenmesinin özellikle ilgili olduğu sübjektif unsur, yani başvuranların bunları işleme niyeti de dahil olmak üzere, iddia edilen suçların unsurlarına ilişkin bir değerlendirme yapmış olmalıdır (bkz. yukarıdaki 7. ve 8. paragraflar ve Cutean/Romanya, no. 53150/12, § 66, 5 Şubat 2014).
  7. Bu nedenle, ceza yargılamalarında doğrudanlık ilkesi aracılığıyla tanındığı üzere (bkz. yukarıda anılan Cutean, §§ 60 ve 61, ve P.K. / Finlandiya (dec.), no. 37442/97, 9 Temmuz 2002; ayrıca bkz. yukarıda 28. paragrafta belirtilen Slovenya Anayasa Mahkemesi’nin 11 Ekim 2006 tarihli kararı), Hakim A.K.’nin tanıkların ve başvuranların tavırlarına ilişkin gözlemleri ve güvenilirliklerine ilişkin değerlendirmesi, başvuranların mahkumiyetlerinin dayandırıldığı olayların tespitinde belirleyici olmasa da önemli bir unsur teşkil etmiş olmalıdır. Mahkeme’nin (AIHM) görüşüne göre, tam da bu nedenle, gözlemlerini kararları gerekçelendiren yazılı gerekçelerde belirtmelidir. Aslında, iç hukuka göre, bu tür gözlemler yazılı kararların temel bileşenlerinden birini oluşturmalıdır (bkz. yukarıda 24. paragrafta atıfta bulunulan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 364(7) maddesi)
  8. Yargıç A.K.’nin yazılı gerekçe sunmamasının nedeni olduğu iddia edilen emekliliğinin, standart yerel prosedürden ayrılmayı haklı kılan istisnai koşullara yol açıp açmadığı sorusuna gelince (bkz. yukarıdaki 35. paragraf), Mahkeme, emeklilik tarihinin Yargıç A.K. tarafından önceden biliniyor olması gerektiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle, prensip olarak, ya başvuranların davalarını tek başına bitirmesi ya da yargılamanın erken bir aşamasında başka bir hakimi dahil etmesi için önlemler alması mümkün olmalıydı. Ayrıca, davanın özellikle karmaşık bir dava olmadığını ve başvuranların karar açıklanır açıklanmaz temyize gitme niyetlerini bildirdiklerini kaydeder (bkz. yukarıdaki 12. paragraf). Bu, Yargıç A.K.’nin yazılı gerekçeler sunması gerektiğinin hemen farkında olduğu anlamına gelmektedir. Bu nedenle Mahkeme, sanığın iç hukukta hakkı olan usulden ayrılmak için iyi nedenler olduğu konusunda Hükümet’le hemfikir değildir. Ayrıca, otuz günlük yasal süre sınırına rağmen, yazılı gerekçelerin kararların açıklanmasından sonra yaklaşık üç yıl boyunca sunulmaması ve bu süre zarfında dava dosyalarının kaybolması ve yeniden oluşturulması gerekmesi özellikle dikkat çekicidir (bkz. yukarıdaki 13. ve 23. paragraflar). Bu faktörler, başvuranların davalarının yerel mahkemeler tarafından ele alınış biçimi hakkında daha fazla endişe yaratmaktadır.

.45.  Mahkeme, bazı davalarda bir hâkimin davaya devam etmesini imkânsız kılan idari veya usule ilişkin faktörlerin olabileceğini takdir etmektedir (bkz. yukarıda anılan Cutean, § 61, ve Mellors/Birleşik Krallık (dec.), no. 57836/00, 30 Ocak 2003). Ancak, ilk olarak, yukarıdaki paragrafta yer alan değerlendirmelerden, mevcut davada bu tür faktörlerin ortaya çıkmadığını belirtmektedir. İkinci olarak, bu faktörler ortaya çıkmış olsaydı bile, Hakim A.K.’nin başvuranların mahkumiyetini haklı gösterecek gerekçeler sunamamasını telafi etmenin tek yolu, örneğin ikinci derece mahkemesinin davaları yeni bir duruşma için ilk derece mahkemesine göndermesi gibi, yeniden yargılama kararı vermek olurdu (bkz. yukarıdaki 26. paragraf). Bunun nedeni, Yargıç A.K. emekli olduğunda kararların çoktan açıklanmış olması ve başvuranların ifadelerinin ve tanık beyanlarının ilgili delilleri oluşturmasıdır (bkz. yukarıdaki 40 ila 43. paragraflar).

  1. Son olarak, Mahkeme, bir üst veya en yüksek mahkemenin, bazı durumlarda, ilk derece yargılamalarındaki kusurları telafi edebileceğinin farkındadır (bkz. De Cubber/Belçika, 26 Ekim 1984, § 33, Seri A no. 86). Ancak, mevcut davada, daha yüksek yargı düzeyindeki mahkemelerin, herhangi bir delili doğrudan dinlemeden ilk derece mahkemesinin kararını onadığını kaydeder (bkz. yukarıdaki 17, 19, 21, 27 ve 42. paragraflar ve mutatis mutandis, Beraru/Romanya, no. 40107/04, § 71, 18 Mart 2014). Bu nedenle, mevcut davada söz konusu olan eksikliğin temyiz mahkemeleri tarafından giderildiği söylenemez.
  2. Sonuç olarak, Mahkeme, başvuranların adil yargılanma hakkının, yargılamalarını yürüten hâkimin kararının gerekçelerini yazılı olarak sunmaması ve bu eksikliği telafi edecek uygun tedbirlerin alınmaması nedeniyle ihlal edildiği kanaatindedir.
  3. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesi ihlal edilmiştir.

17-6-2022 tarihli C.20.0448.F sayılı kararında Yargıtay, Belçika Vatandaşlık Kanunu (VK) ve 14/01/2013 tarihli Kraliyet Kararnamesinde sayılan kişiye özgü ağır olgular listesinin sınırlı sayıda ilkesine tabi olduğuna hükmetmiştir. Mahkemenin bu kararı, örneğin trafik cezalarına dayalı ret kararlarına durumlara son vermektedir.

Vatandaşlık Kanunu’nun 15. maddesinin 3. fıkrasının 1. paragrafı, vatandaşlığın kazanılmasını engelleyen kişiye özgü ağır olguların bulunması halinde, savcının hem vatandaşlık beyanı hem de vatandaşlığa kabul başvurusu hakkında olumsuz görüş bildirebileceğini öngörmektedir.

Bu ağır olgular VK’da sıralanmış ve  aynı zamanda ciddi olgular listesine kraliyet kararnamesi (RD) ile ekleme yapılabileceğini de öngörmüştür. Bu ekleme, 14 Ocak 2013 tarihli RD’nin 2. maddesinde yapılmıştır. Bunlar arasında, Devlet Güvenliği bakımından tehlikeli olarak kabul edilen bir hareketin veya örgütün destekçisi olmak, kimliğini veya ana ikametgahını doğrulayamamak veya hapis cezası çekmeyi gerektiren için cezai mahkûmiyet yer almaktadır.

Yargıtay şimdi, WBN ve RD’de sıralanan ciddi olgular listesinin sınırlı sayıda ilkesine tabi olduğuna karar vermiştir. Dolayısıyla savcı, vatandaşlık talebi hakkında olumsuz görüş bildirmek için WBN ve RD’de yer almayan olguları “kişiye özgü ağır olgular” olarak değerlendiremez.

Yasa koyucu, kendisinin hazırladığı ciddi kişisel eylemler listesini tamamlama görevini Kral’a vererek, bu listenin ve Kral’ın hazırlayacağı listenin, istek sahibinin Belçika vatandaşlığını kazanması konusunda savcının olumsuz görüşünü haklı çıkarabilecek ciddi kişisel eylemlerin (listesinin) kısıtlayıcı (sınırlı) bir sıralamasını oluşturmasını amaçlamıştır. 

Mahkemenin bu kararı konuya açıklık getirmektedir. Uygulamada, trafik cezaları gibi küçük suçlar bazen ‘kişiye özgü ağır olgular’ olarak değerlendirilmekte ve Belçika vatandaşlığının reddedilmesine yol açmaktaydı. Bu artık mümkün değildir.

Commission for the Control of INTERPOL’s Files (CCF) published its 2021 activity report.

CCF’s functions are laid down in Article 36 of INTERPOL’s Constitution and in Article 3 of the Commission’s Statute. It consists of two chambers namely (i) the Supervisory and Advisory Chamber, and (ii) the Requests Chamber. The Requests Chamber is responsible for processing requests for access to data, and/or for the correction or deletion of data processed in the Interpol Information System.


CCF’s modus operandi

The CCF of INTERPOL holds four sessions every year: In January, April, June/July and October, though there could be changes in its calendar.
When removal or correction or access to the (personal) data request is submitted, the CCF first makes an admissibility examination. The applicant or his/her representative is informed about the outcome of the admissibility examination. It should be done no later than one month from the receipt of the concerned request.
From 2018 on, The CCF is required to render a decision within 9 months on removal requests, and within 4 months on access to data requests. These periods began on the date of the admissibility decision.


According to the report, in 2021, the CCF finalised the processing of 1,597 cases:

  • In 1,396 cases, CCF finalised the case by reaching a conclusion,
  • In 89 cases the contested data was deleted by the General Secretariat or the sources of data (respective National Contact Bureau) before the CCF reached a conclusion,
  • 112 cases have been found inadmissible.

Of finalised 1,597 cases,

  • 759 were requests for access to data,
  • 651 were complaints (requests for deletion or correction of data),
  • 63 were revision requests,
  • 124 were others.

Statistics about complaints

According to the report, of the 651 complaints processed in 2021, 478 concerned admissible requests from applicants who were the subjects of data recorded in INTERPOL’s files.

In 133 complaints, the CCF established that the data challenged met the required legal conditions for their retention in INTERPOL’s files and were therefore considered compliant. On the other hand, in 296 cases, the Commission established that the challenged data did not meet legal requirements and should therefore be deleted from INTERPOL’s files as they did not comply with INTERPOL’s rules. In 50 cases, data were deleted because their sources did not answer at all to the questions raised by the Commission. In 49 other cases, either the INTERPOL General Secretariat or the National Central Bureau at the source of the challenged data decided to delete them from the INTERPOL Information System before the Commission had taken a decision.

Provisional measures

In 311 of the admissible complaints, access to data recorded in INTERPOL’s files concerning the applicants was blocked as a precautionary measure, pending the finalisation of the cases, from the moment serious doubts arose over their compliance with INTERPOL’s rules.

Avrupa Göç Ağı Belçika İrtibat Noktası’nın raporuna göre, Belçika’da yasadışı/izinsiz olarak çalıştırılan üçüncü ülke vatandaşları her zaman haklarının farkında değillerdir. Uygulamada, yasadışı olarak çalışan üçüncü ülke vatandaşları nadiren İş Müfettişliği’ne şikayette bulunmaktadır; bu da çoğunlukla haklarının farkında olmamaları veya olası sonuçlardan (örneğin ikamet statüleri açısından) korkmalarıyla bağlantılıdır.. İşveren ve çalışan arasındaki iş ilişkisinin varlığının kanıtlanması konusu da tekrar eden bir sorundur. Yasadışı çalışma nedeniyle yakalanan işverenler genellikle herhangi bir yaptırımdan kaçınmaya ve sorumluluklarını asgari düzeye indirmeye çalışmakta, üçüncü ülke vatandaşı işçilerin kendileri de polis güçleri veya denetim hizmetleriyle işbirliği yapma konusunda isteksiz olabilmektedir.

Üçüncü ülke vatandaşları, işverenlerine karşı aşağıdaki konularda şikayette bulunarak hak talebinde bulunabilirler işverenlerini teftiş servislerine bildirirler.

  • Federal Kamu Hizmeti İş Müfettişliği (FPS) özellikle yabancı işçiler için temas noktası oluşturmuştur: SPOC.LabourInspection@employment.belgium.be
  • Şikayetler bu adrese de gönderilebilir: COMPLAINTS.LabourInspection@employment.belgium.be

İş Müfettişliği şikayetin gizliliğini yasal olarak garanti etmektedir.

Üçüncü ülke vatandaşları, temel bir insan hakkı olan haklarını bir mahkeme önünde savunma hakkına sahiptir. Bir üçüncü ülke vatandaşı, Belçika’da kalıp kalmadığına bakılmaksızın, iş sözleşmesi bir yıldan uzun bir süre önce sona ermediği sürece, iş ilişkisi, çalışma koşulları, ücretler vb. ile ilgili tüm taleplerini iş mahkemesine (yani bir hukuk mahkemesine) götürebilir. Üçüncü ülke vatandaşının işvereni ceza mahkemesinde yargılanırsa (örneğin, üçüncü ülke vatandaşını yasadışı olarak çalıştırdığında, düşük ücret ödediğinde üçüncü ülke vatandaşı, vb. ve bu durum bir iş müfettişi tarafından tespit edilmişse), üçüncü ülke vatandaşı, mağdur olarak zarar tazminatı almak için bu davada kendisini “sivil taraf” ilan edebilir (zarar, ödenmemiş ücretlere eşit olabilir veya manevi keder gibi diğer nedenlerle bu tutarı aşabilir).

Üçüncü ülke vatandaşları da Belçika Anayasası’nın 23. maddesi ile güvence altına alınan adli yardım hakkı doğrultusunda adli yardım (“pro-deo”) alma hakkına sahiptir. (Kaynak)

Corte di Cassazione

İtalyan Yüksek Mahkemesi, savcılık makamı ve polisin Sky ECC isimli şifreli iletişim ağından ağından sanıkların / şüphelilerin mesajlarının nasıl elde edildiğini açıklaması gerektiğine karar verdi.  15 Haziran 2022’de verilen ancak gerekçesi kısa sure önce açıklanan kararda söyle denildi:

Tüm bunlar, iddianame bağlamında ön plana çıkabilecek herhangi bir yerindelik, uygunluk, güvenilirlik ve kanıt değeri profiliyle ilgili olarak verimli bir usul diyalektiğinin oluşturulması yoluyla savunma hakkının tam olarak uygulanmasına izin vermek için, soruşturma faaliyetinin yürütülme şeklini ve bu tür mesajların elde edilme prosedürünü bilme imkanını kaçınılmaz olarak gerektirir. Mevcut davada savunma avukatına bu imkan verilmemiştir.

Bu nedenle, söz konusu davada, az önce vurgulanan profillere ilişkin yeterlilik değerlendirmelerine geçilebilmesi için, sevk eden hakimin, tarafların çekişmeli sürecinde, mesajın elde edilmesi sürecinin tüm bölümlerini açıklığa kavuşturmasına olanak sağlamayı amaçlayan bir iptal kararı gerekmektedir.

Arka Plan: Belçika, Fransa ve Hollanda polisi 2021 yılında Sky ECC ağına sızmıştı. Veriler daha sonra Europol aracılığıyla diğer AB ülkeleriyle paylaşıldı ve yüzlerce tutuklamaya yol açtı. Ancak EncroChat sızmalarında olduğu gibi , yetkililer sızma işleminin nasıl gerçekleştirildiğini açıklamadı.

Çok kısa süre önce Fransız Yargıtay’ı da EncroChat verilerine dayanılarak verilen bir mahkumiyet kararını bozmuştu.


Fransız Yargıtay’ı EncroChat davasında verilen mahkumiyet kararını bozdu


Adil yargılanma hakkının korunması için çalışan Brüksel merkezli insan hakları kuruluşu Fair Trials Hukuk Direktörü (Avrupa) Laure Baudrihaye-Gérard şunları söyledi:

“Kanıtların yasallığını ve güvenilirliğini test edebilmek, adil yargılanma hakkı açısından hayati önem taşımaktadır. Ancak suçlanan kişiler Sky ECC ve EncroChat sızmalarından elde edilen kanıtların nasıl elde edildiği konusunda tamamen karanlıkta bırakılıyor. İtalyan Yüksek Mahkemesi’nin kararı, devletlerin gözetleme araçları da dahil olmak üzere ceza yargılaması yetkilerini kullanmaya karar verdiklerinde hesap verebilir olmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Hiç kimse inceleyemediği kanıtlara dayanarak yargılanmamalıdır.”

SKY ECC, EncroChat ve ByLock soruşturmaları önemli benzerlik göstermekte. Hatta öyleki Avrupa Insan Hakları Mahkemesi önündeki Akgün dosyasında Türk hükümeti ByLock soruşturmalarını savunurken EncroChat soruşturmasını örnek göstermiştir:

Fransız Jandarması tarafından 2017 yılında başlatılan bir organize suç soruşturmasında şüpheliler tarafından kullanılan ve en az 60bin kullanıcısı olan EncroChat isimli kriptolu mesajlaşma programına sızılmış ve soruşturma Avrupa çapında en az 1000 tutuklama ile sonuçlanmıştı.

Ancak Fransız Jandarması’nın EncroChat sunucularına sızma islemlerinde Fransız Ceza Usul Yasası ve adil yargılanma hakkındaki dair güvenceleri ihlal ettigine dair tartışmalar tutuklama operasyonlarının basladığı 2020’den bu yana sürmekte idi.

Fransız Yargıtay’i 11 Ekim 2022’de EncroChat soruşturmalarında Fransız Ceza Usul Yasası’nın 230-3 ve 593. maddelerinin ihlal edildiğini tespit ederek BOZMA kararı verdi.

EncroChat ve ByLock soruşturmaları önemli benzerlik göstermekte. Hatta öyleki Avrupa Insan Hakları Mahkemesi önündeki Akgün dosyasında Türk hükümeti ByLock soruşturmalarını savunurken EncroChat soruşturmasını örnek göstermiştir:

141. Hükümet ayrıca, Europol ve Eurojust tarafından ortaklaşa yürütülen ve suç şebekeleri tarafından yaygın olarak kullanılan şifreli bir telefon ağı olan EncroChat’i ortadan kaldırmayı amaçlayan bir soruşturmanın bulgularına da atıfta bulunmaktadır


Kanaatimizce, EncroChat programına ilişkin deliller adli bir soruşturma kapsamında elde edilmesine rağmen, (1) verilerin elde ediliş yönteminin “ulusal güvenlik gerekçesiyle” açıklanmaması, ve (2-a) verilerin doğruluğunun Ulusal Suç Ajansı direktörü tarafından tasdik edilmemesi, ve (2-b) tasdikten ve açıklama yapmaktan kaçınmanın “ulusal güvenlik” olarak gerekçelendirilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.

Bylock ise adli bir soruşturma, adli gözetim ve izin olmadan MİT tarafından istihbari yöntemlerle elde edilmiş ve veriler adli gözetim olmadan işlenmiştir. Verilerin elde ediliş yöntemi “teşkilata özgü” yöntemler olarak son derece muğlak şekilde tanımlanmıştır. EncroChat’ten farklı olarak Bylock verilerinin sıhhatine dair onlarca problem ve soru işareti uzmanlarca ortaya konulmuştur. Bylock verileri evleviyetle kabul edilemez delildir.


Fransız Yargıtay’ının kararının ilgili paragraflarının tercümesi şu şekilde:

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 230-3 ve 593. maddelerini göz önünde bulundurarak:

23. Bu maddelerden ilkine göre, ulusal savunma gizliliğinden kaynaklanan yükümlülükler(e) tabi olmak kaydıyla / mahfuz kalmak kaydıyla, (elde edilen) sonuçlara (bulgulara), anlaşılması ve kullanılması için yararlı teknik bilgiler ve iletilen sonuçların doğruluğunu / güvenilirliğini belgeleyen teknik kuruluşun başkanı tarafından imzalanmış bir sertifika eşlik eder. Bu şekilde elde edilen unsurlar bir kabul raporuna konu olacak ve prosedür dosyasına konulacaktır.

24. İkincisine göre, herhangi bir karar veya hüküm, kararın gerekçelerini içermeli ve tarafların görüşlerinin temel noktalarına cevap vermelidir. Yetersiz veya çelişkili gerekçeler, bunların yokluğuna eşdeğerdir.

25. Yukarıda belirtilen unsurların (teknik bilgiler ve doğruluğunu / güvenilirliğini belgeleyen ) bulunmaması nedeniyle dijital veri toplama işlemlerinin hükümsüz ve geçersiz olduğu iddiasını / talebini reddeden kararda yalnızca, bulguların anlaşılması ve kullanılmasına ilişkin teknik bilgilerin yanı sıra iletilen sonuçların doğruluğunu / güvenilirliğini belgeleyen ve teknik kurumun başkanı tarafından imzalanan sertifikanın “ulusal savunma gizliliğinden kaynaklanan yükümlülükler mahfuz kalmak kaydıyla” öngörüldüğü belirtilmiştir.

27. Başvuranın, teknik kuruluşun başkanı tarafından verilecek ve iletilen bulguların doğruluğunu / güvenilirliğin belgeleyen sertifikanın eksik olduğu yönündeki beyanlarına yanıt vermeden, yalnızca (verilerin elde edilişine dair) teknik bilgilerin yargılamada yer almamasına karar veren soruşturma dairesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 201. maddesi uyarınca (bulguların doğruluğunu / güvenilirliğin belgeleyen) bu belgenin yargılamaya dahil edilmesini talep etmekle sorumlu olduğu halde, kararını gerekçelendirmemiştir.

Ali Yildiz and London based prominent barrister Ben Keith contribute to report by the London Advocacy Centre on Turkish Extradition cases.

London Advocacy published “A Legal Examination of Recent Extradition Proceedings about Turkish Citizens Abroad.” The report can be accessed in full here.

London Advocacy is a non-profit company that does advocacy work on human rights education and tries to raise awareness on human rights violations worldwide. In recent years, actions of transnational repression of authoritarian regimes ramped up. Abuse of the extradition mechanism is one of the tools deployed for this purpose.”
Ben Keith is a leading barrister specialising in cross-border and international cases. He deals with all aspects of Extradition, Mutual Legal Assistance, Interpol and International Law including sanctions. He represents governments, political and military leaders, High Net Worth individuals, human rights defenders and business leaders in the most sensitive cases.
Ali Yildiz ise a Brussel based human rights lawyer specialising international cases. He is an expert on the applications to the European Court of Human Rights, the UN human rights bodies, and INTERPOL CCF.

Ali Yildiz and Justice Abroad Director, Michael Polak co-publish a report for the International Journalists Association (IJA)  on the “Weaponization of Anti-Terror Financing Measures: The Turkish government’s new transnational repression tool to silence its critics”.


To read or download the report; click: Weaponization of Anti-Terror Financing Measures IJA

Ali Yildiz has co-published a new report with top London-based barrister Michael Polak who is the director of Justice Abroad for the IJA titled “Weaponization of Anti-Terror Financing Measures: The Turkish Government’s New Transnational Repression Tool to Silence its Critics”.

This report addresses the Turkish government’s abuse of anti-terrorism financing laws which are supposed to be used to fight the financing of terrorism but are instead being used by the Turkish Government to target the finances of those opposed to it, even of those living abroad.  The report explains that since 2014, Turkish authorities have constantly abused the country’s overly broad anti-terrorism laws for political reasons and have requested that foreign domestic financial authorities and international organisations blacklist individuals, making their lives outside of Turkey difficult when they fled Turkey to live in democratic countries.


The report covers several key issues:

  • Chapter II sets out the Turkish government’s transnational repression campaign.
  • Chapter IV provides an overview of the asset freezing decisions adopted in April and December 2021.
  • Chapter V examines the purpose of these decisions with a focus on the use of influence on foreign financial and financial intelligence institutions as well as the Amendment to Article 7 of Law no. 6415 which introduced a new mechanism through which to send requests for the freezing of assets to foreign countries, and
  • in Chapter VI, the report presents the findings of a survey conducted on the consequences of the asset freezing decisions.
  • Chapter VII sets out the reports on the amendments to the Law on the Prevention of the Financing of Terrorism (Law No. 6415) by Amnesty International and the Third Sector Foundation of Turkey.
  • Chapter VIII analyses the international legal framework on anti-terrorism law. It first examines attempts at providing a definition by the United Nations, the European Union and the Council of Europe in regard to terrorism and then submits that observing human rights and freedoms is an integral part of combatting terrorism and that these freedoms should not be targeted under the guise of anti-terrorism funding legislation.
  • Chapter IX details the abuse of anti-terrorism laws by the Turkish government whilst Chapter X outlines the unintended consequences of the Financial Action Task Force (FATF) Standards when applied by autocratic states such as Turkey.

Barrister Michael Polak stated the following about the report:

This report is the first in depth look at the use of anti-terrorism funding laws to target those who have escaped from the repressive Turkish regime. Those who believe they are safe from persecution by the Turkish Government, whether on the basis of their political beliefs or ethnicity, have suffered greatly when the Turkish Government has used international financial institutions, as well as domestic financial bodies around the world to attack their ability to live freely outside of Turkey. International bodies, as well as domestic authorities, need to realise the use to which such anti-terrorism funding laws can be put by autocratic regimes and act to prevent this by putting states who use such provisions for such purposes on blacklists and warning them that their anti-terrorism funding submissions will be ignored if they continue to use them for improper purposes.’


Attorney Ali Yildiz stated the following:

As even Financial Action Task Force admits there are unintended consequences of anti-terror financing measures, international bodies, national financial conduct authorities and financial institutions should be cautious about the Turkish government’s designations and measures with regard to anti-terror financing (ATF) and anti-money laundering (AML) framework.’


To read or download the report; click: Weaponization of Anti-Terror Financing Measures IJA

INTERPOL Stolen/Lost Travel Document Database (SLTD) was created in 2002 following the 9/11 terrorist attack.

SLTD is a searchable repository for “stolen, lost, revoked, invalid and stolen blank” documents. It is a tool aiming to prevent illicit international travel. Although its initial scope was limited to stolen or lost travel documents, later the categories of invalid and revoked were added to its scope.

A country’s passport issuing authority, through its corresponding National Contact Bureau, is the only entity authorized to enter and modify records in SLTD pertaining to the loss, theft, invalidation, or revocation of its national travel documents.

Although SLTD is a very essential international tool to prevent the usage of stolen, lost, invalid or revoked travel documents, there are several countries that abuse their authority to enter records in SLTD to repress and intimidate their dissidents living abroad.

The Committee for the Control of Interpol’s Files underlines the problems with the SLTD database for years. According to the CCF, the SLTD database shall not be used to locate a person wanted by a member country or to restrict his/her mobility as to force him/her to return to the country of origin.[1] According to the CCF’s 2018 report, “invalid” would mean expired, damaged or destroyed travel documents.[2]  The CCF, however, finds revocation as a vague term and states, therefore, that it is a cause of concern. The CCF also stated the importance and necessity that the General Secretariat of INTERPOL provides with the member states a limited list of appropriate purposes to record data in that database in order to avoid any misuse and asked to be provided with the list of identified appropriate purposes.[3]

As there is still no definition of revoked passport, in case of a request for the removal of data indicating a passport as revoked, the CCF examines whether the concerned NCB acted in compliance with its law with regard to revocation of a passport and whether it was in line with the Universal Declaration of Human Rights.

As it is indicated in a CCF decision adopted during the 107th session, Article 11(1) of the Rules on the Processing of Data (RPD) provides that “data processing in the INTERPOL Information System should be authorized with due regard for the law applicable to the NCB, national entity or international entity and should respect the basic rights of the persons who are the subject of the cooperation, in accordance with Article 2 of the Organization’s Constitution and the Universal Declaration of Human Rights to which the said Article refers.” And Article 12 of the RPD requires that data processed in INTERPOL’s files is “accurate, relevant, not excessive in relation to its purpose and up to date”.

It is essential that INTERPOL General Assembly adopts a definition of invalid and revoked travel document to prevent the abusive usage of SLTD database.

Ali Yildiz Legal provides legal service for submission for removal/deletion/rectification of false entries in the SLTD database, and has successfully obtained the deletion of entries in more than twenty cases, after which the persons concerned were able to travel internationally without any problems.


[1] Report No. 3, ACTIVITY REPORT OF THE COMMISSION FOR THE CONTROL OF INTERPOL’S FILES FOR 2017

[2] ACTIVITY REPORT OF THE COMMISSION FOR THE CONTROL OF INTERPOL’S FILES FOR 2018

[3] Report No. 3, ACTIVITY REPORT OF THE COMMISSION FOR THE CONTROL OF INTERPOL’S FILES FOR 2017

SLTD_Infographic_202110_HD-EN-01Screenshot 2022-08-15 at 01.55.54